Kamyonlar Hep Kavun Taşırdı



Kamyonlar Hep Kavun Taşırdı 

 

           Güzel bir gün geçirmek için tüm sakinliğini korudu kadın. Oysa tüm insanlar tedirgindi, sokaklar boş, martılar hoş, Akdeniz dingindi. Yürüdü, yürüdü, yürüdü. Bir ömür kadar belki de. Zihninin engel olamadığı ömürlük düşüncelerle yürüdü. Sabahtan akşama kadar, hiç usanmadan, yorulmadan yürüdü. Yine de kurtulamadı kelimelerden. Bu kadar mı ağırdı insanın zihninde tuttuğu bir kelimenin avuçlarında bıraktığı his? Bilemedi, belki de bilmek istemedi o an. Yol güzeldi, yürümek güzel. Tüm ruhuyla benimsercesine yürüdüğü sokakları daha bir sevmişti. Kum taneleri dalgalarla buluşurken gelenler ve gidenler istemsizce karışıyordu birbirine. Güneşin usul usul güne vedasıyla, kuşların kanat sesleri kaplıyordu gökyüzünü. Palmiyelerin gölgesizliğinde, çıkıp gelen ayı ve yer yer beliren yıldızları selamlıyordu kuşlar.

         Kasabayı akşamın hüznü sardığında koynuna sokuldu Akdeniz'in. Sevmişti kadın. Ürperten rüzgâr kaçınılmazdı. Sevmişti Akdeniz. Limanda balıkçı tekneleri, kenara çekilmiş arabalar, üşüten bi’rüzgâr ve ürküten bi’sessizlik vardı. Az ileride bir kafeteryadan uğultular geliyordu, kadınlar gülüyor erkekler kendi başarısı sanıyordu. Bütün hazırlıkların yapıldığı lig tv izlenirli çay bahçeleri boştu, derbi ertelenmişti. Orta yaşlı amcalar ülkeyi kurtarıyor, gençler “Yapma yaaaağğğ, demek öyle kanka...” diyerek zamanın değirmeninde çalışıyordu. Kadınlar, erkekler, çocuklar, hayvanlar ölüyor; kararlar yaşıyordu. Söylenen cümlelerin hep havada asılı kaldığı, verilen sözlerin unutulduğu adaletsiz bir yüzyıldı bu. 

          Elinizi verseniz kolunuzu kaptırıyordunuz, hadi diğer kolumla kurtulurum diyerek arkanızı dönseniz sırtınızdan vuruluyordunuz. Diyelim sırtınızdan vuruldunuz yavaş yavaş ilerleyebilirim yine de ben böyle deyip adım atarken, ayağınıza biri yapışıyor yapış yapış, vıcık vıcık ya da çok keskin bir vuruşla karşılaşıyor ve tökezleyip düşüyordunuz. E hadi düştüm madem tüm gücümü toplayıp yuvarlana yuvarlana gidebilirim ki ben dediğinizde aniden şiddetli bi’kuvvetle dokunuyorlardı sırtınıza -iteklercesine- hızınızı alamayarak daha da hızlı yuvarlanıyordunuz metrelerce. Tutabilene, tutunabilene aşk olsun! Darbeler, çarpmalar, ezilmeler, kırılmalar ve daha neler neler. Bu yuvarlanmalı yolculuğun en sonunda bir uçurum olur, bir ağaç gövdesi olur, bir kaya dibi olur, bir çukur olur, bir göl olur, bir bataklık olur orasını şu an bilinemiyor ama vardığınız yerde iyileşmeyi bekliyordunuz. 

         İyileşmek? TDK’ye göre iyi duruma gelmek, hastalıktan kurtulmak, sağlığı yerine gelmek, salah bulmak, iyileşmek. Herkes bu iyileşmelerden payına düşeni alırdı elbet. E peki hayat, hayat mı? O her zamanki gibi akışta, yaşayışta! Neresinden yakalayabileceğinizi öyle kolay kestiremediğiniz, hadi kestirdiniz diyelim yakalama gücünü nasıl toplayabileceğinizi de kolay kolay bulamayabileceğiniz bir akıştı bu. Tutunabilene yol olsun! -çiçekli bi’yol- İşte öyle bir yüzyıldı bu. Anlamsızlığın biri anlaşılmaya çalışılsa diğerinin eksik kaldığı, hiç tamamlanamadığı bir yüzyıl.

          Birbirini takip eden bu düşüncelerin arasında, arabanın çalışma sesiyle irkilip bilmem kaç kilometre uzaklaştı kadın. Uzaklaşılır mıydı gerçekten? Uzaklaştı. U-zak-laş-mak. Ahhh herkes bu hecelemeden payına düşeni alsın, lütfen, diye fısıldadı kendi kendine. Düşüncelerin birbirini kovaladığı anda nasıl da fark edememişti ruhunu saran ezgiyi. İşte o an, bi’ışık huzmesiyle adımları hızlandı. Öyle üşümüştü ki kendini nehrin kenarında saleple avuturken buldu. Kahve dükkânında, “Ver bana düşlerini.” diyen adam alıp götürdü kadını en sevdiği halinin eşliğinde. Sonra kamyonlar hep kavun taşıdı kadın hep adamı düşündü. Adam hep kadını. Fakat içlerindeki şarkı bitti.


Yorumlar